|  |   | 

Doğal Kaynak Sıvı Tuz

  Doğal Kaynak Sıvı Tuz

 Doğal Kaynak Sıvı Tuzun %84’ü sodyum klorür; geri kalan %16’lık bölümünü lityum, fosfor, selenyum, magnezyum, kalsiyum, vanadyum gibi doğal mineraller oluşturmaktadır. Doğada bulunan 94 elementten soy gazlar hariç tüm elementler (84 element) Doğal Kaynak Sıvı Tuzda mevcuttur. İnsan bedeni de Doğal Tuz gibi 84 elementten oluşmaktadır. Yani Doğal Tuz mineral ihtiyaçlarımızın tamamını sağlayabilmektedir!  Doğal Tuz dışında bazı doğal mineralleri alacağımız doğru dürüst bir kaynak yoktur. Bu mineraller kaynak suyu ve maden sularında da bulunuyorlar ve sağlığımız için çok önemlidir. ABD Texas’ta lityumdan fakir suların içildiği bölgelerde cinayet, hırsızlık, soygunculuk, tecavüz ve intihar olgularının daha çok görüldüğü saptanmıştır. İşte bu yüzden “doğal-işlenmemiş tuzlar” ile “rafine beyaz tuzlar” birbirine hiç benzemezler

Vücut rafine tuzu saldırgan bir zehir olarak algıladığı için tüketilen rafine tuzu kendini korumak amacıyla bir an önce atmak ister ve bu nedenle de tüketilen aşırı miktarda tuzun süzülmesi ve atılması başta böbreklerimiz olmak üzere tüm boşaltım sistemi üzerinde önemli bir yük ve baskı oluşturmaktadır. Bu durumda rafine tuz vücudumuzda aşırı su birikimlerine (ödem) sebep oluyor ki kalp yetersizliğine yol açabiliyor. Kadınların en önemli şikâyetlerinden biri olan selülitin temel sebeplerinden biri de yine budur.

Vücuttan atılamayan rafine tuz ise tekrar kristalleşerek direkt olarak eklem ve kemiklerde depolanmaktadır. Rafine tuz artrit, gut gibi değişik türdeki romatizmal hastalıklar ile safra kesesi ve böbrek taşı oluşumlarının önemli sebeplerinden biridir. Tekrar kristalleştirerek saklama çözümü, orta ve uzun vadede hastalıklara sebep olmakta ama atılmasını gerçekleştiremediği aşırı miktarda rafine tuzun kendisine vereceği akut zararı engellemek için vücudun bulabildiği tek çözümüdür. Yani zarar zamana yayılmaktadır.

Birçok hekim hipertansiyonun tedavisi ve önlenmesinde hasta olsun olmasın her kese tuzu azaltılmış bir diyet önermektedirler. İlk bakışta tansiyon hastalarına tuz kısıtlaması yapmak çok doğruymuş gibi gözükmektedir. Çünkü kanımızda dolaşan tuz miktarı artarsa, bu fazla tuz hücre içindeki suyu kendi tarafına çeker, damar içindeki sıvı miktarı artar, bu da kan basıncını artırır. Ama gerçek bu kadar basit değildir. ‘Tuz tansiyonu yükseltir’ söylemi fazlaca düz bir mantığa dayalı. Çünkü vücudumuz kapalı bir sistem değildir. Böbreklerimiz var, yeteri kadar su içtiğimizde tuzun fazlasını atılmaktadır.

Vücudumuzda tuz azlığı varsa renin-anjiyotensin-aldosteron hormon sistemi aktive olur. Bu hormon sistemi böbreklerdeki dahil bütün damarlarımızı büzerek idrarla sodyum kaybını azaltır, sodyumu tutar. Yani tuzu az tüketirsek damarlarımızı büzüşür, bu büzüşme tuzu tutar ama tansiyonumuzu da yükseltir!

Tuz tadı, motivasyon ve duygulanım ile ilgili süreçlerin limbik ön beyinde iç içe girdiğini göstermektedir. Bu nedenle tuz dengesindeki değişiklikler mizaç ve davranış bozukluklarına ve hatta Alzheimer gelişimine katkıda bulunabilimektedir.

Tuz eksikliği iştahsızlık, konsantrasyon azlığı, dikkat eksikliği, yorgunluk, baş ağrısı, uyku bozuklukları, tükenmişlik hissi, ağız tadının bozulması, susuzluk hissi, düşme ve kırıklara da yol açabilmektedir. Birçok insanda bu belirtiler olabilimekte, ama bunlar genelde nadiren tuz eksikliğine bağlanmaktadır...

Birçok yaşlı hastaya sıcak havalarda dışarı çıkmayın denilir, çünkü bu kişiler eğer tuz kısıtlaması yapıyorlarsa bayılabilir ve kalp krizi geçirebilirler. 2002 Boston Maratonunda koşucuların %29’unda tuz düşüklüğü gelişmiş olduğu tespit edilmiştir. Tabii ki bu durum perfomanslarına da yansımıştır. Bu gibi zorlu aktivitelerde suyla birlikte mutlaka tuz da alınmalıdır. Az tuz almak kemik kırıklarını ve kemik erimesini de arttırmaktadır.

Doğal Kaynak Sıvı Tuz aynı zamanda doğal SOLE'dir. Su ve kristal tuz karışımına Sole denilmektedir. Sol Latincede Güneş demektir. Sole, Güneş ışığının sıvılaşmış halinden başka bir şey değildir. Su, tuzla birleştiğinde, tuzun pozitif iyonları suyun negatif iyonlarını sarar, suyun pozitif iyonları da tuzun negatif iyonlarını sarar. Sonuçta iyonlar hidrolize olurlar. Bu süreç sırasında tuzun ve suyun geometrik yapısı değişerek tamamen üç boyutlu yeni bir yapı oluşur. Bu artık ne su, ne de tuzdur. Bu kristal yapı doğanın rezonans frekansına ve vibrasyon patternine aynen sahiptir. Hastalık halinde insanın bu enerji ve vibrasyona ihtiyacı vardır. Sole vücudun iletkenliğini arttırır, vücut pH’sını alkali tarafa çevirir ve ağır metallerin eliminasyonuna yardımcı olur. Ayrıca kaşıntılara ve böcek ya da sinek ısırıklarına da çok iyi gelir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ahmet Aydın
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı Başkanı

 

 

Dikkat

Dünyamızın yedeği yoktur, lütfen O'nu koruyalım...

Ayhan DOYUK